Gerçek Kulis - Adil Giray GAZETECİLER AYAKTA ÖLÜR
Konya'da 'Ladikli Ahmet Hüdai' anıldı Üniversite adaylarına 8 altın öğüt! Konya'da otomobilin çarptığı yaya öldü Emekliye 152 lira! Trafik sigortası priminde resmi indirimler başladı Karaman'da trafik kazası: 9 yaralı Hız tutkunları Konya'da buluştu Konya'da trafiğe kayıtlı araç sayısı açıklandı Aşırı sıcaklar geliyor Konya'da inşaatın yedinci katından düşen işçi öldü

Adil Giray 10.01.2013 - 14:29

GAZETECİLER AYAKTA ÖLÜR

Yaprak düşer ömürden, yaşlanırsın; kolay değil basın emekçisi olmak…

Çınar misali, sen hep ayaktasın, oturduğun yalan be usta! Kimler geldi, geçti… Sevda uçuk bir düştü koşuşturmalarında. Sen hiç yenilmedin, pes etmedin; sevdin ve sevildin.

 Kan düştü yazılarına, zemzem diye içtin…

Derya olur senin mürekkebinden damlayan, bırak meleklerin ebedi nağmeleri olarak akıp gitsin suya yazdıkların.

 Gün gelir, ummanlar dalgalanır, gelgit sevdalar vurur kıyılara, sular da yanar be usta!

En güzel haberi yarı aç, yarı tok biz hazırlarız, Kızılay Meydanı’nda kırılır fotoğraf makinemiz…

Kan düşer gömleğimize mülteci sevdalarda; en güzel haber yine biz olurduk be usta!

“Basın, önümüzdeki yüzyılda insanımızı bilgi toplumu olmaya hazırlayacak en temel yapı; iyi sunmalıyız bilgiyi”, der, titizlikle incelerdin önünde toplanan haberleri.

 Ne haberi hazırlayanı ne de haber olanı, eleştirsen de incitmezdin be usta.

En erken sen gelirdin gazete binasına. Sobada demlenirken çay, Ankara simidi yer, zam haberlerinden uzakta, en güzel haberi yapacağımız ülke düşlerini kurardık. Etrafında yazmaya hevesli gençler, sen anlatırdın, onlar iştiyakla dinlerdi. Hâlâ aklımda basın kültürüne ait sözlerin: “Basın kültürü akıl, bilim, ahlak ve çalışma prensiplerine dayanır. Dayanışma, sevgi, saygı, hoşgörü ve adalet bilincini taşıyan, usta gazeteci olur. Mesleğinde ehliyet sahibi olmayanlar, belki gazeteci olur; lakin halkın gözünde toz misali takılı kalır; asla ustalık icazeti alamaz, beşerin gönlünde” derdin.

Sen halkın gazetecisi, anılarımızın türbedarı varlığına çocuklar gibi seviniyorum, hayata kafa tutuşumuza şaşırdığım kadar.

Biz bu mesleğin kültürünü senden aldık be ustam.

Ulus’ta üçüncü sınıf otel odasında, gurbet katık olurken bir lokma ekmeğimize, az mı aç uyuduk! Kriz havası kaplarken şehri; kirliliğine inat, Anakara’yı baştan sona yürüyerek dolaşmadık mı usta! Kızılay’da ekmek arası sevdalar erirken kalbimizde, düşerken Necati Bey Caddesi’nde ömrümüzden yapraklar, mülteci yürüyüşlerde kaç makinemiz parçalandı? Flu bir resimdi elimizden alınan.

 Kocaman adamlar dayak yer mi? Söyle be usta muhabirler ağlar mı?

Ayaklarımız şişerdi yürümekten, Maltepe Camii’nde yarı uykulu kılardık Cuma namazını, Beyazid-i Bestâmi’yi anlatırdın; “Ne istersen vereyim” diyen, yüce güce; “istememeyi istiyorum” diyen hak aşığını, yürekleri yakan sevdasını… Bulutları yakalardı gözlerin, dilinde istiğna makamı, yine de “nazı değil, siz niyazı tercih edin” derdin, gözü tok, gönlü tok.

İstememeyi senden öğrendik be usta.

Yolu, kalbi ve alnı açık yürürdün; peşin sıra koşardık. Haber peşinde, yanmış ceset resimlerinde yanardı yüreğimiz. Çocuk ölümleri bölerdi uykularımızı. Az mı gözyaşı damladı yazdıklarımıza. Her ölenle biraz daha ölürdük. Koptuk hayat filminden.

Biz ölünce de, üç satır hakka yolculuğumuzu yazarlar mı, arkamızdan ağlayanımız olur mu usta?

Hatırlar mısın, o kül rengi daktiloyu? Sık sık şeridi kopardı. Kelimeler zıplayarak düşerken saman kâğıdına, kayıp harfler misali kaybolur içimizde hayatın renkleri, şerit değiştirir gibi değiştirirdin hüzünlü havayı, tebessümün dağıtırdı usta, kara bulutları.

 Şimdi klavyenin terkisinde toplasam da kelimeleri, bazı harfler hâlâ kayıp be usta.

Mesleğinizi icra ederken, meslek ahlâkına asla nankörlük etmeyin derdin. "Eline, diline, beline hâkim ol” öğretisini verir ellerimize, sonra da seslenirdin, kadife sesinle: “Başkent büyük şehir çocuklar, kaybedin fakat asla kaybolmayın!”

Şimdi avuçlarımda kaybolurken şehir, haramiler basarken çocukluk düşlerimi, belki kaybettim çoğu kez; ama asla kaybolmadım be usta!

Hazırladığımız haberleri incelerken yakın gözlüklerini takar, öğretmen edasıyla dersini anlatırdın. Senden öğrendik; haber dilinin, yalın ve anlaşılır sözcüklerden oluşması gerektiğini; yazıda üç zamanın kullanıldığını: Şimdiki zaman, geniş zaman, dili geçmiş zaman.

İyi bir haberde 5N-1K formülü soruları, yanıtını mutlaka bulmalı, derdin. Redakte ederken yazılarımızı, kelime tekrarlarını, terimleri çizer, imlayı düzenlendikten sonra giriş, gelişme, sonuç bütünlüğüne bakar ve yapmamızı istediklerini kuşun kalemle yazımızın altına yazardın. Düştüğün notlar pusulamız oldu.

 Yazım deryasında; ne boğulduk ne de okuyucuyu boğduk be usta.

Senden öğrendik ters piramit tekniğini. Haberin en önemli ve en can alıcı şekliyle karşıma gelin, der, buğulanan gözlük camını silerdin. O zaman görürdük, yorgun gözlerindeki nemi.

Zaman, gözlerinde yeknesak rengine rağmen akıp da geçti be usta.

Hatırlar mısın, yağmura sevdalı bir avuç yürektik, kırkikindi yağmurlarına inat. Beş Nisan kararları ile konulmuştuk kapı önüne. Çatal kaşık dağıtırken gazetemiz, biz açtık be usta!

Gazeteler magazine, promosyona yenik düşerken, ilk defa el salladın ölüme; stent taktılar damarlarına.Hiç kimse senin kadar insancıl ve diğerkâm olmamıştır. Gazeteciler ayakta ölür, der, ağa takılan balık misali dalga geçerdin ölümle, hastalığını bile umursamadın. Tebessümündü acıların, acıların kefeninde gül kokusu oldu be usta…Sabır gözlerinde kırmızı, saçlarında ak, sen ise hâlâ bizlere öğretme telaşında…

Oysa zaman pusu kurmuş yorgun kalbine, farkında mısın usta? Şimdi nasıl yazar bu eller senin haberini? Vasiyetimdir, başkasına kırdırmayın kaleminizi, derdin.

 Aç kaldım, susuz kaldım, belki ilaçsız bıraktım yavrularımı; sözünü tuttum be usta. Kırdırmadım asla, satmadım kalemimi!

Bu erken, bu vakitsiz gidişini yazmak gelmiyor içimden. Hakkını helal et be usta, bir daha yazmamak üzere kendim kırıyorum kalemimi…

Sen gözyaşlarımızın türbedarı, yapı harcımızın köşe taşı, varlığımın şaşkınlığında, yokluğuna çocuklar gibi ağlıyorum. Tüm gazeteleri yakıp, kalbimde sürmanşetten verdim yokluğunu. Teşne aklım kaybederken kıblesini, yitik zamanların terkisinde ve ikinci el pazarında, öksüz yazıların, gönlü kırık hikâyecisiyim be usta…

Şimdi diyorlar ki, kim okur, kim anlar seni, git bir mankenin ağdalı konuşmalarını yaz.

Ebruli mezar serinliği dağıtırken saçlarımı, az kaldı be usta yanına gelmeye. Ne kaldı ki zaten düşler bahçesinden devşireceğimiz! Korkarım bundan sonra kar da örtmeyecek toprağı. İyi insanlar mevsimleri alıp götürdü ceplerinde.

Yokluğunda işsiz, yokluğunda mevsimsiz kaldık be usta.

Şimdi sana soruyorum, yanına gelirsem, katran karası bir gazeteci çayı söyler misin? Ettiğim dualar, içeceğim çayın kefareti olsun be usta.

Hani hep derdin ya “aşığın eli maşukundan ayrılırken hep soğuktur.” Toprağını severken buz kesti ellerim. Sırtımda emanetin Melami hırkası, o gün, bugün kimseden hiçbir şey isteyemiyorum. Senden öğrendik, kula isteğini bildirmek, muhtaçtan yardım istemektir. Kul dediğin zaten doğarken muhtaç, ellerim üşüyor, gözlerim yol çekiyor… Söyle usta, söyle, yanına gelirsem bir demli çay da bana söyler misin?

Bu vakitsiz gidiş nereye usta…

Adilce: Kimliğinin ilmik, ilmik acılarla ören, adam gibi adam gazetecilerin günü kutlu olsun

YORUMLAR

Yavuz ÇOLAK

Bu mesleğe gönül düşürüp emek verenlere, Konya Şeker Ailesinin Basın çalışanlarına, halkın atan nabzı tüm gazete çalışanlarına kutlu olsun... Hür Gazete... Hür Gazeteci... Hür Okuyucu...

Yavuz ÇOLAK

Kitabe gibi olmuş be usta, bu işin alfabesinden başlayan herkese okutmalı; çıraklığa beni de kabul eder misin..?

Yazarın Diğer Yazıları

HAVA DURUMU

Tüm hakları saklıdır ©2012
Sitemiz sadece internet üzerinden yayın yapar.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

recep konuk mal varlığı