Gerçek Kulis - Adil Giray MEVLANA'YI ANLAMAK
Konya'da 'Ladikli Ahmet Hüdai' anıldı Üniversite adaylarına 8 altın öğüt! Konya'da otomobilin çarptığı yaya öldü Emekliye 152 lira! Trafik sigortası priminde resmi indirimler başladı Karaman'da trafik kazası: 9 yaralı Hız tutkunları Konya'da buluştu Konya'da trafiğe kayıtlı araç sayısı açıklandı Aşırı sıcaklar geliyor Konya'da inşaatın yedinci katından düşen işçi öldü

Adil Giray 17.12.2012 - 10:05

MEVLANA'YI ANLAMAK

Çağdaş ülkeler de aydınlar tez üretirken, ülkemizde ise yeni buluşlara, araştırmalara imza atması gereken  bazı aydınlarımız anti tez üreterek tanınmayı tercih ettiler. Hal böyle olunca da yeni şeyler öğrenmek yerine hep kafamız karıştı.

Çünkü kolay olanın şifresini bulmuşlardı.

Neydi o şifre? Zor olan yürek devletini inşa etmek, kolay olan ise yıkmak

Düşünsenize kumdan kale veyahut kardan adam yaparken harcadığımız enerjinin binde birini bile harcamayız onları bir çırpıda yıkarken.

Yazık zor olan anlamak olmayınca kolay olanı tercih ediyor. Hz. Piri yanlış anlıyor ve de yanlış anlatıyoruz.

Geçenlerde bir araştırmacı yazar kardeşimle oturuyoruz. Belirtmekte fayda var kendisi Konyalı, Konyalıyı anlatırken, Mevlana’nın Konya’yı içi akrep dolu bir kâseye benzettiğinden dem vuruyor. Hz Pir’in tüm eserlerini okumuş birisi olarak hemen itiraz ediyorum.

Tezini hangi belgeye dayandırdığını soruyorum. Cevap yok!

Gelelim ikinci yanlışa birçok ulusal televizyonda, kitapta, ulemanın ağzında Mevlana’ya ait olmayan sözler.

Peki, kaynağı ne derseniz?

Hemen onu da açıklayalım:

“  Mithat Baharî Beytur, İran ediplerinden Hidayet Han'ın Dîvan-ı Şemsi’l-Hakâyık adlı kitabını üç cilt halinde dilimize tercüme etmiş. Ne yazık ki bu üç ciltlik tercümede, Mevlânâ'ya ait olmayan birçok şiir bulunmaktadır. Bu şiirler birtakım Şiî ve İsmâilî şairlere aittir. Söz konusu eserin bir ayıklama yapılmadan dilimize çevrilmesi yurdumuzda, Mevlânâ'nın yanlış tanınmasına sebep olmuştur.Örnek verecek olursak:"Gel, yine gel, her ne olursan gel!” diye başlayan şiiri Mevlana’ya ait değildir. İranlı Ebu Said Ebu’l-Hayr’a (öl. H. 440) ait bu şiiri yıllarca Mevlana’ya aitmiş gibi göstermişlerdir.(Benim de içinde bulunduğum bir gurup araştırmacının itirazı ile bu söz müzeden kaldırıldı)

Lakin, Tahran Üniversitesinden Prof. Fîrûzanfer, ilim aşkıyla uğraşarak şimdiye kadar basılmış veya basılmamış Mevlânâ’ya ait bütün divanları inceleyerek, nüsha farklarını da göstererek gerçekten ona ait şiirleri ortaya koymuş ve neşretmiştir. Onun bu gayretleri sonucunda Dîvân’da Hz. Ali’yi ilahlaştıran şiirlerin olmadığı anlaşılmıştır. Ancak önceki eseri okuyan bazı kimseler, kendine ait olmayan ve Hz. Ali’ye insanüstü bir konum atfeden bu şiirlere dayanarak Mevlânâ’nın Şiî-Bâtınî olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Lakin Hz. Pir hem haliyle, hem de diliyle Hz. Peygamber (s.a.s.)’e daima hürmet ve muhabbet beslediğini ifade etmiştir. Nitekim bir rubaide; "Canım bedenimde oldukça Kur’ân’ın kulu ve kölesiyim; seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden bundan başka türlü bir söz naklederse o kişiden de bîzarım ben, o sözden de" diyerek hem Kur’ân’a hem de Hz. Peygamber’e bağlılığını dile getirmiştir.

Şimdi isterseniz Moğol istilası durumunda takındığı tavır nedeniyle ağır bir şekilde eleştirilmesine kısaca bakalım. Mevlana’nın bu tutumunun temel sebebi kaba Moğol gücünün Anadolu'nun manevi ortamında eriyeceği; aksine girişimlerin yeni katliamlar ve Anadolu birliğinin bir daha sağlanmamak üzere bozulacağı inancıdır. Nitekim haklı çıktı. Moğollar gürültüyle gelmiş olsalar da Anadolu'da eridiler ve tarihe 'Moğol çekilmesi' diye bir not düşülmedi.
Ahi şeyhleri yanlışı mı savunmuşlardı derseniz elbette değil. Bağımsızlık ve İslam inancına bağlılıkları Ahi'leri Moğollara karşı direnmeye sevk etti. Ama sonuçta Moğolların yer yer zulme varan baskıyla sağladığı düzende, zahiren de olsa muhafaza ettikleri Selçukludan Osmanlı Devleti doğdu. Üzerinden sekiz asra yakın süre geçtikten sonra bugünün penceresinden Anadolu'ya bakıp, bugünün terminolojisi kullanarak: "Mevlana Moğol ajanıydı" hükmüne varmak için herhalde vicdan ve algı sınırlarını hayli zorlamak gerek. Hz. Mevlana'nın felsefesine gelince bu ayrı bir yazı konusu. Ama şu kadarını söyleyeyim ki Mevlana yakıştırmaların aksine Kur'an ve ehlisünnet yolunda bir insandı. Ve kendisine yöneltilen eleştiriler bütün tasavvuf erbabına yöneltilen türdendir. Mevlana'ya Moğol ajanı diyen ulema, Osman Gazi ve belli bir tarihe kadar Orhan Gazi'nin İlhanlılar adına para bastırmasına ne buyururlar?

İnsan gelişmeli okuduğu ile hemhal olmalı ve kendi inanç perspektifi içerisinde söylenenlere cevap bulmalıdır. Bunları yaparken inancımdan bende korkmam. Çünkü bilirim ki “akıl etmez misiniz? düşünmez misiniz?” diyen bir dinin korkacağı bir şey yoktur. Ateist Volteri ve Diderotu da okumak dinime zeval getirmez. Meteryalist Heidegger i anlamaya çalışmak bendeki paylaşım duygusunu her daim artırmıştır. Ki bunlar kavga ettiğimiz batı düşün dünyasının ikonalarıdır. Ayyaş Balzac romanlarında, dinle ve dindarla dalga geçen Hugo’nun romanlarında yaşadığım duygusal patlamalardan da korkmam. Çünkü her din kendi coşkusunu yaratır ve inancı için kendisini ateşe veren her kimseye saygım vardır. Sapıklık mı bunlar. Bu aşamada kimseye bunu demeye hakkım bile yoktur. İslam’ın evrensel söyleminde bütün mahlûkat nasiplenmelidir ve din inana da inanmayana da lazımdır. Moğol’un saldırgan ve talancı askerlerine daha fazla lazım olduğu gibi. Oysa şimdi birileri çıkıp Mevlana’dan kork, o,ve gittiği yol tehlikeli diyor. Ben korkmuyorum çünkütasavvuf hakkında ileri sürülen savlar bugüne has şeyler değildir. Kaynak isterseniz darağacına çekilen mutasavvıfların yaşam öyküleri yeter. Onları darağacına çekenler bu eylemlerini, kendi savlarına göre "dini korumak" için yapmışlardır. Bunu niçin belirttim? cellâtları haklı göstermek amacıyla değil, tasavvufa iyi gözle bakılmayışın çok eskilere dayandığını vurgulamak için.Peki bu bakış açısı tasavvufun  iyi olmadığına yeter kanıt mıdır? Bu toprakların harcı konumunda olan çoğu önemli şahsiyet ve yol bir çırpıda yerin dibine geçirilivermiş. Geylaniler, Arabiler, Mevlanalar, İkballer, Yunuslar… Ve çoğunun gittiği tasavvuf yolu! Bu ülkede İslam hâla var ise bunun en büyük vesilelerinden biri de tasavvuftur.  Bu topraklar ve gelecek nesiller için gerek mallarıyla gerek canlarıyla hizmet eden gönül erleridir. Bunun en büyük örneği de istiklal harbidir. Şimdi tüm bunları unutup tasavvufa,  düşman kesilmek neyin nesi! Ortada yanlış varsa bunu ilim adamları otursun konuşsun bir sonuca bağlasın. Ama avamı böyle önemli kişilere ve yollara düşman belletmek kaş yapayım derken göz çıkarmaktır. Kim ki buna kasti olarak aracı oluyorsa Allah istikamet versin, bilmeden yapıyorsa gözünü açsın!

  Adilce: Aşkı anlamak, seni anlamaktır, Şems de Maşuku tanımak, neyin sesinde yedi iklimi yaşamaktır. Elbette aşkı anlamayanlar seni anlamakta zorlanacaktır. Bu yüzden âşık olmayandan Mevlana’yı tanıma çabası, kuru odundan ney sesi çıkarmasını beklemektir!

Meraklısına Kaynak:1.Can, Şefik, Mevlânâ, Hayatı, Şahsiyeti, Fikirleri, Ötüken Yay. İstanbul 1997, s. 327. 2.Gölpınarlı, Abdulbaki, Mevlana’dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul 1983, s.300. 3.Ehl-i beyt terimi hakkında geniş bilgi için bk. Mustafa Öz, "Ehl-i Beyt", DİA, X, 498-500

YORUMLAR

Yavuz Çolak

Teşekkürler üstadım... Umarım insanlar dikkatli bir şekilde okuyup istifade ederler...

Yazarın Diğer Yazıları

HAVA DURUMU

Tüm hakları saklıdır ©2012
Sitemiz sadece internet üzerinden yayın yapar.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

recep konuk mal varlığı