Gerçek Kulis - Yavuz Çolak ALÂEDDİN’İN SİHİRLİ LAMBASI “ALANYA”
Konya'da 'Ladikli Ahmet Hüdai' anıldı Üniversite adaylarına 8 altın öğüt! Konya'da otomobilin çarptığı yaya öldü Emekliye 152 lira! Trafik sigortası priminde resmi indirimler başladı Karaman'da trafik kazası: 9 yaralı Hız tutkunları Konya'da buluştu Konya'da trafiğe kayıtlı araç sayısı açıklandı Aşırı sıcaklar geliyor Konya'da inşaatın yedinci katından düşen işçi öldü

Yavuz Çolak 29.11.2012 - 15:50

ALÂEDDİN’İN SİHİRLİ LAMBASI “ALANYA”


Geçen hafta okuyucularımı lise yıllarımızın anılarına götürmüş, yatılı okul atmosferinden pasajlar sunmaya çalışmıştım. Arkadaşlığımızın, kardeş olmanın temellerinin atıldığı yerde bırakmıştım konuyu.   

O hayat mektebinde ilk önce birbirimize tutunmayı öğrenmiştik biz. Sonra rızkımızı kazanmaya dağıldık memleketin dört bir yanına… Heceleye heceleye öğrendiğimiz hayatın içinde hiç unutmamış, hep özlemiştik birbirimizi. İşte bütün bunları, sevgiyi ve özlemi test etme vakti gelmişti. Veteriner Sağlık Teknisyenleri camiasının 1978 Konya mezunları olarak, 34 koca yılı geride bırakmış olmanın heyecanıyla, 17 Kasım Cumartesi günü Alanya’da buluşmuştuk...

Yol hikâyemizle başlayalım dilerseniz, çünkü hislerime okuyucum da ortak olsun isterim. Torosların hangi güzergâhına olursa olsun yolculuğunu çok severim, yine tatlı bir heyecan sarmıştı bedenimi. Bunda, Torosların ayakucunda doğup büyümüş olmanın etkisi büyük olsa gerek. Günün birinde, sadece ‘Toroslar’ konulu bir yazı yazmayı çok istiyorum aslında. Neyse, dört arkadaş koyulduk yola…

Kış mevsiminin ilk habercisi gelip yollara çökmüş yine, yoğun bir sis perdesinin içinde başlamıştı yolculuğumuz. Fakat çok sürmemiş, Konya’nın çatısı sayılan Seydişehir Platosuna ulaştığımızda pırıl pırıl bir havaya kavuşmuştuk. Küpe Dağı’na sardığımızda, oksijen deryasında kendimizi eşsiz manzaraların büyüsüne kaptırmıştık. İlk Tınaztepe molasında, yemekten sonra çay keyfi akılda kalacak güzellikteydi. Ormanın derinlerine daldıkça, yeşilin koyulaştığı yamaçlarda sonbaharın izleri seçiliyor artık. Çam ve sedir ağaçlarının arasında tek tük meşe türü ağaçların yaprakları, sarıdan alev kırmızısına varan renk cümbüşünde insanı büyülüyor resmen. Ormanın içine yer yer ateş yakılmış hissi veren kızılyapraklı ağaçlara baktıkça; “Gözlerinizi açın, etrafınızda Allahın sanatına dikkatli bakın” diyerek bize öğüt veren Mevlâna’nın sözlerini hatırlamıştım...

Manavgat yol sapağından sonra, sahil yolunu sağlı sollu istila eden oteller zinciri başlamıştı. Tabiatın eşsiz güzelliğini sergilediği Akdeniz kuşağında, şimdi başka bir âleme dalmıştık. Yeni nesil devasa oteller, arz-ı endam ediyor gelene, geçene… Türkçe bir tabela, bir reklâm panosu aradı gözlerim! Çok sürmedi, uyandım daldığım hülyadan. Şairin dediği gibi; “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” yaban ellere geldim sandım! Çok konuşursam, sermayenin düşmanı falan sanırlar; en iyisi saflığa vurmak galiba, bak herkes çok para kazanıyor, tadını çıkaralım bari…

Alanya’ya yaklaştığımızda bizi sollayan bir araç, durmamız için işaret verdiğinde sürprizlerin ilkiyle karşılaşıyorduk. Bizi Alanya’ya davet eden arkadaşımız Mustafa Keşci, yanında otuz dört senedir görüşmediğimiz bir arkadaşımızla arabadan inmiş, kucaklaşmıştık. Bize dönüp; “Arabada kim var bakın bakalım?” deyince, önde oturan bayanı fark ettik! Edebiyat Hocamız Ayşe Aslan’ı karşımızda göreceğimiz hiç aklımıza gelmemişti. Yaşlanmış ama bildik görüntüsünden fazla bir şey kaybetmemiş doğrusu. Sevinç ve hüzün karışımı bir duygu selinde, elini öpüp hal hatır soruştuk karşılıklı. Öğretmenler gününe yaklaştığımız bir zaman diliminde, en güzel tevafuktu. Her birimize bakıp hatırlamaya çalışıyordu ama hiç birimizde o çocuksu görüntüden eser yok; çoluk çocuğa karışmış, saçına bıyığına aklar düşmüş adamlar duruyordu karşısında. Ağlamaklı bir ortama sürüklenmek üzereydi ki, konuyu değiştirip okul anılarımıza dalmak zor olmadı. Keşci: “Hocam Kemal Erikçi benden çok mu iyiydi? O’na yedi, sekiz verirken; bana dört buçuktan beş…” muhabbetleriyle yola yeniden koyulduk.

Alanya Seaport Otel’de toplandığımızda, yirmi altı kişi olmuştuk. 22 kişi bizim devre, üç arkadaşımız da 79-80 mezunlarından aramıza katılmıştı. Buluşma anı; anlatılmaz yaşanır denir ya hani, dolan göz pınarları, hayret nidaları, sevinç çığlıkları birbirine karışmıştı. Bir gün bize yetmedi haliyle, sabaha kadar uyumadık tabi. Taa Malatya’dan Turgay Kardeşim 19 saat yol tepip gelmişti, uyunur mu hiç? Biz daha önce okulumuzda da nostalji geceleri düzenlemiş, birlikte karavana yemiş, sınıflarımızda ve yatakhanelerimizde eski günlerimizi üç defa yâd etmiş özel bir sınıftık. Arkadaşımız Hasan Korkmaz’ın kulaklarını çınlatıyorum buradan, bizi bir araya getirmek için gayret edenlerin başında gelir her zaman, minnettarız kendisine ve bütün emeği geçenlere.

Tam burada, Mustafa Keşci için bir paragraf açma zamanı geldi artık. O, kendisiyle gurur duyduğumuz, içimizden çıkmış en başarılı meslektaşımızdır. Devlet memurluğu onu pek sarmamış, sonunda kendi işini kurarak hayallerine yelken açmıştı. Şu an Antalya yöresinin önemli iş adamları arasında yükselişini sürdürüyor ve memleket ekonomisine katma değer üretiyor. Rabbim başarılarını daim eylesin. Ne zaman bir araya gelme fırsatı doğdu, işini gücünü kenara bırakıp koşarak gelmiştir. İşte şimdi de üstüne düşeni ve yakışanı yaparak bizleri nezih bir ortamda ağırlamış, yine gönülleri fethetmeyi başarmıştır. Yüreğimden geleni söyleyeyim: Atana rahmet Keşci kardeşim…

Alanya gözlemlerimi de paylaşarak konuyu bağlamak istiyorum. Nedense hep Akdeniz’in gümüş kemeri gibi düşünmüşümdür bu güzel şehri. Gecenin ilerleyen bir vaktinde iskeleye inip dolaştık; bülbül gitmiş, baykuş konmuş hissi uyandıran gece karanlığında dalıp gittim Alanya Kalesi’ne. Olanca görkemi ve heybetiyle, kurulduğu tepelerden tarihe meydan okuyor gibiydi. Işıklandırmayla muhteşem görünüyor gerçekten, yazımın başlığına esin kaynağı olacakmış meğer. Bir an, o müthiş görüntüden kale ve tersanenin çıkarıldığını düşündüm! Geriye ne kalırdı acaba? Sanki Alâeddin Keykubad çıkagelmiş de, Kızıl Kulenin üstünden: “Nedir bu haliniz? Bu şehirler payitahtımızdı bizim, huzuru mahşerde hesaplaşırız sizlerle! Konya Kalesi ne oldu, bedenlerine emirlerimin adını kazıttığım o eşsiz kaleyi nasıl yok ettiniz? Diye sitem ediyordu bizlere.

Allahım bu cennet vatanın kıymetini bilmeyi, sahip çıkmayı nasip eyle hepimize…

Uzun oldu bu yazı biliyorum, affına sığındığım okuyucularımı sıkmamışımdır umarım. Döndüğümde eşim ve çocuklarım; “Yediğin, içtiğin senin olsun ne gördün Alanya’da?” diye sorduklarında ‘döve döve helva yediriyorlar’ hikâyesi gelmişti aklıma. Yerim kalmadı anlatamadım ama başka bir yazımda punduna denk gelir anlatırım inşallah.

Bu satırlarda veda ederken Alanya’ya; Ayşe Hocama, arkadaşım Keşci’ye, güler yüzlü otel personeli ve yönetimine, bu güzel duyguları yaşamamıza vesile olan meslektaşlarıma teşekkürlerimi borç biliyor, selam ve saygılarımı sunuyorum…   

YORUMLAR

Yazarın Diğer Yazıları

HAVA DURUMU

Tüm hakları saklıdır ©2012
Sitemiz sadece internet üzerinden yayın yapar.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

recep konuk mal varlığı