Gerçek Kulis - Adil Giray USTA
Konya'da 'Ladikli Ahmet Hüdai' anıldı Üniversite adaylarına 8 altın öğüt! Konya'da otomobilin çarptığı yaya öldü Emekliye 152 lira! Trafik sigortası priminde resmi indirimler başladı Karaman'da trafik kazası: 9 yaralı Hız tutkunları Konya'da buluştu Konya'da trafiğe kayıtlı araç sayısı açıklandı Aşırı sıcaklar geliyor Konya'da inşaatın yedinci katından düşen işçi öldü

Adil Giray 10.07.2012 - 10:40

USTA

Bu gün, hangi ustanın yüzüne baksam, kaybolan bir ömrün izlerini görürüm.
Kir pas içinde geçen yıllardan kalma çileli bir ömrü;şimdi mezarının başında oturmuş o senli günleri tahayyül ediyorum. Öznesi sevgi, nesnesi bereket, yüklemi, alın teri olan o senli günleri


Zaman öncesi zamanlara gidip sana dair hayaller kuruyorum. Küçük bir çırağım. Yer Konya


Eski sanayi, yıl 1980, çok değil be ustam! 28 yıl öncesi… Sabrın tezgâhında, çocuk olmak için Pazar günlerini bekleyen henüz dokuz yaşında bir çocuk.


Kirin pasın içinden çıkıp geliyorum. Bulaşık deterjanıyla, soğuk sularda yıkıyorum ellerimi, ellerim üşüyor zemheri, üç numara kesilen saçlarımın uçlarına kurmuş dekorunu, kırmızı ellerime sayıyorsun haftalığımı ellerim ekmek kokuyor, ellerinden gül düşüyor, farkında mısın usta? Kanamış, bana ekmek tutmayı, hayata direnmeyi öğreten ellerin; güller dağılıyor çatlamış ellerinde… Kızıyorum kırmızıya “kırmızı çek git nereye verirsen ver rengini, ama bir güle ister bir güzelin elbisesine lakin uzak dur ustamdan onun elleri lazım bizlere! Eski sanayi yıl 1980,çok değil be ustam 28 yıl öncesi, mabedim dediğin, dekorunu alın teriyle hazırladığın perdelerini her gün sevdayla açtığın ortamda çalışıyoruz. Senin dergâhında hazırlanırken hayata, hatırlar mısın be ustam?  Küf peyniri kokulu yılları ben adım gibi hatırlıyorum peşin sıra günlerin peşine takıldığımız o yılları…


Yalnızca, etrafını ısıtan küçük teneke sobanın uzağında; peşinde dolaşırdık. Büyük bir dükkânın toprak zemininde hep bir tezgâhın penceresinden bakarken dünyaya. Oyunlar, gökyüzü kadar uzaktı bize usta. Hani hep derdin.” Yapılan her işte bir aşk olmalı sanata ya alın teri; ya da gözyaşı karışmalı.” Çatlarken ellerimiz soğuktan biz İngiliz anahtarına verdik sevdayı, penseyle yapıştık hayatın uçlarına, içimize atarken acıları; yamacında çok erken büyüdük be usta Oysa oyunlar oynamak vardı naylon topun peşinden koşmak saklambaçta sevgiliyi ebelemek… Kelebek düşlerde saatlerce uyumak oysa usta en erken ben kalkardım. gün doğmadan dükkânı açmanın bereketiydi ellerime tutuşturduğun; ellerimden büyük anahtar. sevmesem de mahmur sabahları, masanı silerken otururdum bir ayağı asla zeminle buluşamayan döner koltuğuna senden habersiz ben sen olurdum usta.


Güneş kendini gösterirken sen gelirdin yüzünde simitçi çocukların hüznü omuzlarında dünya telaşı nedendir bilmem hep hızlı hiç konuşmadan yapardık kahvaltıyı müşteri velinimetimizdir derken besmeleyle uzanırdın tezgâha, sen hiç sevdin mi? Çocuklarınla en son ne zaman oynadın?  Biz kimin veli nimetiyiz usta?   Alın terini silerdin hiç yeni olmayan hiç eskimeyen yağlı elbisene ne çek ne senet sözler verilirdi ticarette. Ödeme günlerini hissederdik sen söylemesende ellerin hep saçlarında olurdu biz bilirdik. Bir akdi bozmama telaşında turlardın dükkânı gür sesin de” kimse kapımıza gelmesin” nakaratı. Gül mü düşüyor gözlerinden yoksa ağlıyor musun? Kelepire satsan da yadigâr dediğin” Ana dol “marka arabanı, sen kimseyi kapına getirmedin be usta! Şimdi zamanın çok uzaklarındasın senin çırakların tutuyor işin bir ucundan küçük çocuklar annelerinin dizlerinin diplerinde olsalar da oyun sahaları bomboş mahalle kaptanları sanal oyunlara yenildi be usta


Bir eski sanayi kaldı direnen zamana şehrin kıyılarına kurdu çalışkan ustalar düşlerini


Yanık yağlar terk ederken doğal gaza ısınma problemini, Çok şükür imalatta Avrupa’yla yarışıyoruz da; mutluluğu çektirirken kredi kartına ne alacağımızı biliyoruz ne de borcumuzu ödeyebiliyoruz usta.


Amorti bir düştü hayattan beklediğimiz her gün salata yesek de terimiz kurumdan avuçlarımıza sayardın emeğimizi, Sen bizi hiç harçlıksız bırakmadın be usta.


İş ne kadar çok olursa olsun, O nur yüzlü gelince sen hemen ayağa kalkardın hepimiz öğrenci olurduk. Hulusi Baybal Hoca verirdi dersini, öğrendiklerimizle yaşantımız asla çelişmezdi be usta.” Ne yemek yediğin kaba ne de sana bir şey öğretene asla ihanet etme” derdin.


Gökyüzü bize küstü. İhanet yağmur oldu be usta!


Henüz şehir yenilmemişti küresel ısınmaya kışlar bir adam boyu kar ile gelirdi kapanırdı dükkânımızın önü, donardı sularımız ne kış üşütürdü ne de yokluk korkuturdu sık sık kesilse de elektriğimiz dilimizden hiç düşmezdi şükür. Biz işimizi her şeye rağmen, aksatmazdık be usta. Şimdi kirlendi şehir düşler kirlendi çorak topraklara saçıyoruz tohumları. Önce göçmen kuşlar sonra uçurtmalar terk ederken gökyüzünü, mevsimler bize küstü be usta. Senin masallarında vardı haramiler, iyilikte yarışırdı komşularımız, kötülük barınmazdı emek sokağında şimdi park kavgalarında namluya sürüyorlar birikmiş nefreti yokluğun da haramiler sokağımıza girdi be usta.


Sevmek için kalfa olmayı, evlenmek için ise askerden dönmeyi beklerdik. Yazlık emek sinemasında takım elbise giyeceğimiz günlerin düşlerini kurarken ;.senden öğrendik bir anahtarın ucundan tutar gibi delikanlılığı,belki de bu yüzden  yan gözle bakmadık mahallenin kızına ve de arkadaşımızın aşkına. Hep uzak diyarlarda ararken sevdayı odamızda saklarken kartpostal sevgilileri anamız kimi sevdiyse onu helalimiz, diye sevdik be usta. Şimdi kim ne kadar kazanırsa o kadar seviyor ve seviliyor. Marketler buluşma yerleri anneler korkarken çocuklarından bir tuşun ucun da buluyorlar gençler sevgiliyi daha doğrusu sevgilileri Leyla’yı ne anlayan var. Ne de dinleyen, Ebu Leheb olmuş yürekler kaskatı. Avuçlarımız da hala sıcaklığı olsa da sanat musikisinin, yenilirken pop kültürüne. Aşk bize küstü be usta. Hatırlar mısın tornacı Selim’i “benim kavgam ekmek kavgası”derdi. Şekil verirken demire; genç yaşta yenik düştü kansere iyilik söylenmez der gizli saklı erzak gönderirdin evine, ailesi hiç tanımadı seni. Yaşlı annesi sorarken iyiliğin adresini ustamız der hiç söylemezdik ismini “öksüz çocuklarına uzatırken yaşlı kadın fileyi yağmura hazırlanan bulut misali nemlenir gözleri, asude sesiyle: bizim de ustamız derdi bizim de… Ben sözümü tuttum. Hala söylemiyorum ismini “balık bilmese halik bilir. derdin Allah biliyor, Allah şahit sen adam gibi adamdın be usta


Zanaatındı senin altın bileziğin, sevdayla parlatıp sonra kolumuza taktığın. Zaman çok acımasız söz, senet derken çek bile kaybetti itibarını velhasıl takılsa da düşlerimiz tellere kolumuza taktığın miras bizi hiç aç sefil, bırakmadı be usta!

YORUMLAR

Yavuz Çolak

Üstad; keşke bitmese diye diye okudum, tek kelimeyle mükemmel olmuş. Vefa duygusu bu kadar mı güzel ifade edilirmiş? 'Adam yetiştirme budur işte' derken, her kimse "Usta" eli öpülesi insanmış... Saygılarımla.

Yazarın Diğer Yazıları

HAVA DURUMU

Tüm hakları saklıdır ©2012
Sitemiz sadece internet üzerinden yayın yapar.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

recep konuk mal varlığı